Köşe yazarları

Marquez CHP’yi mi yazdı? Kırmızı pazartesi çok yakın


Eğer bir “köşe yazarı” habercilikten “köşeye” yürümüşse, o gerçekten de “köşe yazarı” olur. Artı Gerçek’te yazan Celal Başlangıç, böyle bir “köşe yazarıdır.” Yazdığı her yazı “haberlerin sentezi” şeklindedir. Dünkü yazısı da, AKP Merkezi’nin Kılıçdaroğlu’na karşı yürüttüğü “teröristleştirme”, casuslaştırma kampanyasının bütün aşamalarını gösteriyor. Bu yazıyı okuyanlar, “rehin alınmış bir FETÖ’cü savcı ve Sulh Ceza Hakimi”nin, Saray’dan verilecek ilk işaretle CHP Genel Başkanı’nı tutuklayacağını hemen anlıyorlar. Başlangıç, teker teker, fezlekesi Erdoğan, iddianamesi ise, vaktiyle AKP Genel Sekreteriyken Kılıçdaroğlu hakkında “suç duyurusunda” bulunan ve şimdi Adalet Bakanı olan Abdülhamit Gül tarafından hazırlanan “Kılıçdaroğlu kumpasını” çok iyi sergilemiş. Okuyunuz.

Başlangıç’ın bu yazısıyla aynı gün Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mine Söğüt de mükemmel bir yorum yazmış. “Kılıçdaroğlu tutuklanırsa…” başlıklı yazı, Batı Türkiye’deki siyasi tepkisizlik ve durgunluk haline bakarak şu sonuca varıyor:
“Bu başıboşlukta Kılıçdaroğlu bal gibi de tutuklanabilir.
Ve sonrasında…
Darbe bahanesiyle demokrasi alaşağı edildiğinde ne olduysa o olur.”
Uzun zamandır ziyaretime gelmeyen Kuto, “hem Celal abeme, hem de Mine ablama katiliyem” diyerek kapıdan girdi.
Hazır gelmişken ona sordum: “Hewal Kuto, günlerdir Özgürlükçü Demokrasi ve Özgür Politika gazetelerinde, ayrıca Artı TV’de ve News Channel TV yazıyor ve konuşuyorum: CHP’nin TBMM’deki varlığını devam ettirip ettirmeme konusunu halk içinde tartışmaya açmasını öneriyorum. Bu konuda Türkiye’de ne dendiğinden haberim olmuyor, sen bir şeyler duydun mu?”
“Veysi abe ne bizimkiler ne de CHP’liler bu konuda tek bir kelime etmiy…”

Kuto’nun verdiği bu bilgiye şaşırmadım.
O halde konuyu “güncelleyip”, daha somut sorayım:
Kılıçdaroğlu’nun tutuklanmasına varan bu gidiş nasıl durdurulur? Genel Başkanı hakkında her an gerçekleşebilecek bir “casusluk iddiası” ve “tutuklama tehdidi” olan CHP, TBMM’deki varlığı ile, bütün bu kumpasları, iddiaları, tehditleri “meşrulaştırıcı” bir işlev görmüyor mu?

Aslında CHP de işin farkında. İç tüzük değişikliği ile büsbütün işlevsiz hale gelen TBMM içindeki muhalefetin “sokağa” çıkmaktan başka hiç bir yolu kalmadığını Kılıçdaroğlu söyledi. Beterini söyledi: “OHAL darbesi”nden söz etti. Faşizm lafını bile telafuuz etti.
Seçimlere kadar geçecek iki yıl boyunca, bu seçimleri bütünüyle anlamsız hale getirecek hatta erteletecek kararların TBMM’de alınmasını önlemek muhalefet için mümkün mü? Değil.

Ve bütün bu kararları TBMM’deki varlığı ile meşrulaştıran muhalefet, sokakta bu kararlara nasıl muhalefet edecek? Ona “tamam bu kararları beğenmeyebilirsiniz, işte önünüze sandık konacak, seçimleri kazanın, bu kararları değiştirin” diyecekler.
“Bir kere daha Ankara’dan İstanbul’a yürürüz” diyecek olanlara, ne denebilir? “Yürüdünüz de Adalet geldi mi?” İkinci defa yürüdüğünüzde iki üç dakikalık “gaz bombardımanı” ile dağıtılırsanız ne olacak? Bir daha “sokağa çıkamaz hale getirilirseniz” ne yapacaksınız?

TBMM’de bekleyeceksiniz.
Neyi?
İki yıl sonra yapılacağını sandığınız seçimleri!
İki yıl “beklemekle” geçmez. Bunu bilesiniz. Vakit varken, halka sorunuz: “TBMM’de kalalım mı, yoksa senin sinene dönelim mi?”
Bu halk sizi TBMM’ye gönderdi. Şimdi gönderdiklerini “geri çağırma” hakkını ona tanımalısınız. Halk bu konuda ne düşünüyor. Bence “en uygun zamanda çekilin” diye düşünüyor.
CHP TBMM’den çekilir ve tüm seçmenlerini “her gün”, “her saat” ve “her dakika”, Batının bütün şehirlerinde, ilçelerinde, beldelerinde, mahallelerinde, sokaklarında ve tek tek her bir hanesinde “sivil itaatsizlik” eylemlerine çağırırsa, Türkiye için son “barışçıl, yasal” imkanı kullanmış olacaktır.
Kullanamazsa…Başlangıç ve Söğut yazıyor: Kırmızı Pazartesi günü herkesin bildiği cinayet işlenecektir.