Köşe yazarları

Seçimde ‘ne yapmalı’ değil seçime kadar ne yapmalı?


Dikkat ettiyseniz, havuz medyasının köşe yazarlarının baş konusu “2019 seçimleri.”

Hevesleri kızıştırıyorlar. “İşimiz zor” diyen mi dersin, “bunlar birleşip Reis’i yiyecekler” diye “tehlike çanları” çalanlar mı dersin, “gündemi seçim haline getirme” operasyonu tam gaz gelişiyor. Amaç, muhalefeti, “seçimde ne yapmalı” sorusuna iteklemek.
Günümüzün sorusu “seçimde ne yapmalı” değil. ‘Seçimlere kadar ne yapmalı?’

Devletin dört bir yanını ele geçirmiş, canı isterse seçim yapabilecek, istemezse seçimleri iptal edebilecek, halk iradesi nasıl tecelli ederse etsin, yüzde 50 artı 1 oyu sandıktan çıkartabilecek bir “OHAL ve işgal rejiminde” yapılacak seçimleri “beklemek” intihar etmeye eşit.

Bugün ne yaparsak, yarın seçim günü Saray iktidarına son verebiliriz? Temel soru bu. O halde ne yapmalı sorusuna her birimiz kendi yanıtımızı vermek üzere, tartışmaya başlamalıyız.

Benim yanıtım şu:

Önce Saray’ın elindeki “savaşa neden olan PKK’yle ve darbe yapan FETÖ’yle savaş” silahlarını etkisiz hale getirmeliyiz. Öyle bir duruş sergilemeliyiz ki, seçimlerin yapılacağı güne kadar, toplumun çoğunluğu adım adım “savaşın” gerçek sorumlusunun AKP olduğunu ve “darbenin” bizzat AKP tarafından kışkırtıldığını kavrasın. Böylece Saray, bu iki konuda demagoji ile halk çoğunluğunu ayartamasın.

Demek ki, cephe “biz de PKK’nin başlattığı savaşa karşıyız, biz de FETÖ’nün yaptığı darbeyle savaşıyoruz,” tuzağından kurtulmalı. Çünkü muhalefet bu iki konuda “biz de AKP ile beraberiz” dediği anda, hiç bir konuda muhalefet yapamaz hale gelecektir. Çünkü Saray onlara “madem siz de benim gibi savaş çıkaran PKK’ye karşısınız, madem ki siz de benim gibi darbe yapan FETÖ’ye karşısınız, o halde bana muhalefet ederek, beni devirmeye çalışarak, ya vatana ihanet ediyorsunuz, ya da aslında siz ne PKK’ye ne de FETÖ’ye karşısınız” diyecektir. “PKK’ye de FETÖ’ye de AKP kadar biz de karşıyız” dedikten sonra, Saray’ın bu tutumu karşısında muhalefetin söyleyecek sözü kalmayacaktır.

İkinci olarak ise, hemen şimdi değil, en geniş halk kitleleriyle iletişim içinde ve halkla birlikte yapılacak kitlesel ve demokratik bir tartışmanın sonunda, rejimin en zayıf olduğu anda, rejime ne yazık ki meşruiyet veren “parlamentarizm tuzağından” kurtulmak gerekir.

Burada rejime meşruiyet veren parlamentarizm, elbette CHP’nin parlamentarizmidir. HDP’nin TBMM’de “tutunmaya” çalışması, özünde çoktan beri “parlamentarist” bir liberallik olmaktan çıkmış, faşizme karşı direniş anlamı kazanmıştır.

Çünkü Saray rejimi “CHP’yi parlamentoya hapsetmek”; buna karşılık HDP’yi “meclisten adım adım tasfiye etmek” istiyor.
O nedenle bir süredir yazdığım yazıların ana düşüncesi şudur: CHP’nin dikta rejimine meşruiyet vermekten vazgeçmedikçe, bu diktaya ne 2019’da ve ne de 2023’te son vermek mümkün olmayacaktır.

Artı Gerçek’te Celal Başlangıç, özellikle Kılıçdaroğlu’na yönelik “tutuklama” tehditlerini ayrıntılı olarak dile getirdi. Saray, Kılıçdaroğlu’nun önünde sadece iki alternatif bırakıyor: Ya kendini TBMM’ye hapsedeceksin, ya da hapishaneyi boylayacaksın.
Şimdi yapılması gereken, “salt bürokratik bir parti kararıyla” değil, aylarca sürecek muazzam bir kitlesel kampanyayla, halk çoğunluğunun “bu Saray rejimi meşru değildir, TBMM’nin bütün yetkileri gasp edilmiştir, TBMM artık halk egemenliğini değil, Saray diktasını temsil etmektedir” sonucuna varması için adım atmaktır. “Muhalefet TBMM’de kalmalı mı, yoksa OHAL kalkana, adalet sağlanana, tutuklular serbest kalana, seçim güvenliği gerçekleşene kadar muhalefet TBMM’yi boykot etmeli mi” diye sorulan bir “fiili referandum” örgütlenmelidir.

Rejimin meşruiyetini tartışmadan, onun meşru olmadığına halk çoğunluğunu ikna etmeden, yapılacak hiç bir yürüyüş, hiç bir miting, hiçbir muhalefet hiçbir işe yaramayacaktır. Seçimlerin yapılacağı güne kadar yürütülecek bu “sokak” direnişi, ya Saray rejimini demokratik bir seçim yapmaya mecbur eder, ya da seçimlerin iptali de için de, her türlü hileyle meşru olmadığı apaçık bir seçimle iktidarı gasp etme yöneltir. Seçimleri iptal etmeye ya da zorla almaya kalktığı zaman, seçime kadar süren “bu rejim meşru değildir” kampanyası da, TBMM’yi boykot hareketi de zafer kazanmış olur: Böylesine tecrit edilmiş olan rejim, artık ayakta kalamaz; işte o zaman “yeni bir Gezi” bile diktatörlüğün sonu olur.